Norah Jones
Birkaç aylık meraklı bekleyişin ardından kavuştuk birbirimize; yaklaşık iki aydır sürekli dinliyorum, arada bir yine geçen yıl (2006) yayımlanan “The Little Willies” albümüyle birlikte: Norah Jones’un yeni albümü “Not Too Late”, şarkıcıdan beklediğimizi tam olarak veren, yine usul bir sese sahip, birbirinden tatlı melodik şarkıların birbirini bütünlediği harika bir müzik ziyafeti tadında! Özellikle albüme adını veren “Not Too Late”, ayrıca “My Dear Country” ve video klibi de çekilen “Thinking About You” en beğendiğim şarkılar oldu bu albümde, “Sinkin’ Soon” ise tam bir sürpriz! Norah Jones’un önceki iki albümü için söyleyebileceklerimi bu albüm için de yineleyebilirim: çok beğendim sonuç olarak; sadeliğin içindeki bu güzellik keşfedilmeyi bekliyor. “Çok geç olmadan” değerlendirmek gerekir, benden söylemesi, lütfen dinleyiniz! Norah Jones resmi internet sayfasını mutlaka ziyaret ediniz.

Müziğin Yeni Usul Sesi, Prenses
18 Temmuz 2009 

İzmirli bir grup Çare; uzun yıllardır İzmir merkezli olmak üzere müzik yapıyorlar. Ülkemizde İstanbul dışındaki bütün şehirler taşra sayılır, bunu kırabilen bir ölçüde Ankara olmuştur ama İzmir hep aynı naif taşralılık tavrını sürdürmüştür. İzmir bir büyükşehir, geçmişten bugüne kültürel niteliği ağır basmış bir kültür şehri aynı zamanda; bu durumda, İzmir’den beklenen de, kaliteli müzik anlayışını sürdüren, popüler olmak uğruna naiflğini kaybetmeyen, bu anlamda genel müzikal ortamımıza layık olduğu kaliteyi hatırlatacak bir müzik anlayışı getirmesidir: Çare bunun çok güzel bir örneğidir. Ben uzun zamandır “Beni Bana Sorma” gibi bir güzelliği dinler durur, böylesine güzel bir şarkıyı ortaya çıkaran grubu merak etmezdim. Çare’nin 2006 yılında yayımlanan “Bana Beni Sorma” başlıklı albümünü dinledim, kim bilir kaç kez! Evet, elbette yine kırık aşk hikayeleri, yine ayrılıklar ve hüzün ağırlıkta; hüzünle kaynaşmış, adı hüzne çıkmış bir kültürel çevreden başka bir şey beklenemez elbette, yine de, üzerinde bunca söz söylenmiş bir alanda, yepyeni bir solukla ortaya çıkmak, üstelik o soluğu uzun tutmak, bunu yaparken tutarlı olmak, kabul edilmeli ki, zor bir iştir. Çare, bu zorlu görevin altından kalkmış, her biri bir ballad tadındaki şarkılarında yakaladıkları usul sesle, şehirde yaşanması muhtemel kırık aşklar için bir “sonradan anlama kılavuzu” yaratmıştır.Yani, tebrik ederim, çok beğendim, bu kadar zor bir konuda, duyguları sömürmeden, zayıflıklardan yararlanmadan, kırık bir kalbi istismar etmeden, tepeden bakmadan, bu kadar içten, yapmacıksız, bu kadar doğal olunabilir! Lütfen dinleyiniz, “rock” öğelerinin iğne oyasıyla işlendiği bu albümü müzik marketinizden ısrarla isteyiniz!
Kendimi iyi bir müzik dinleyicisi olarak görürüm. Bir hayli geniş bir çerçeve çizmeye uğraştım bu konuda yıllardır; hemen her tür müziği önyargısız biçimde dinlemeye çalıştım; çünkü işitme yetisi, zaman içinde, sabırla ve özel bir ilgiyle olgunlaşıyor; müziğe, özellikle rafine müziğe varabilmek için bu zorlu yolu aşmak gerekiyor, başkaca bir yöntem de bilmiyorum doğrusu.. Herhalde en zor ulaşılan noktada, jazz müziği duruyor: kimi müzikseverler, piyanonun bir jazz enstrümanı olmasına karşı çıkıyorlar; pek haksız da sayılmazlar: olanakları doğrultusunda kullanılamıyor piyano jazz içinde; bu belki de piyanonun klasik müzikteki olanakları en çok zorlanmış enstrüman olmasından kaynaklanıyordur. Polar Müzik Ödülü sahibi bir ihtiyar delikanlıyı dinliyorum yıllardır: Shostakovich ve Bach yorumladı: klasik eğitimini artık efsanevi kabul edilen yorumlarıyla birleştirmişti bu kayıtlarda, her ikisi de birer başyapıt kabul ediliyor bugün; bütün bu klasikçi yanına rağmen, bir jazz doğaçlama ustası olarak anılmayı seçti, bir bildiği vardır elbet derken, yıllar içinde albümleriyle tanıştım: onca dinlemenin ardından, artık kolayca değişmeyecek şu sonuca vardım: inatla dinleyeceğim Keith Jarrett’ın solo piyano jazz doğaçlamalarını; bir Köln Konseri daha olmayacak, usul fısıltılar, kendinden geçmeler, müzikle varoluşun fiziksel yansımaları, neredeyse “cezbe” haline ulaşma çabası: onu dinleyeni müziğin uçsuz bucaksız doruklarına çıkaran bir deneyim, bir daha bu düzeyde gerçekleşmeyecek. Dinlemek lazım, sonuç olarak, mutlaka dinlemek lazım..
“Dünyanın bütün sabahları geri dönüşsüzdür.” Marin Marais Müziğin özüne ilişkin bir başyapıtı, uzun zamandır izleyemediğim “Dünyanın Bütün Sabahları”nı bütün müzik ve sanatseverlere öneriyorum. Marin Marais’nin hocası Sainte-Colombe ile müziğin anlamı ve öğretimi dolayısıyla yaşadığı karmaşık ve tuhaf çatışmaya, Sainte-Colombe’un kızı Madeleine ile yaşadığı tutkulu aşk ilişkisi de eklemleniyor. Sonuçta, aşk, müzik, sanat ve genel olarak hayat üzerine söyleyeceğini çok güzel ileten, Jordi Savall’ın “viola de gamba”da ustalığının doruğuna çıktığı müzikleriyle, sarsıcı kurgusuyla izleyeni (ve elbette dinleyeni) her yönden sanata yaklaştıran bir film olduğunu düşünüyorum. İzleyiniz ve izletiniz lütfen.. Bilgi için