Ad : Benliğin Anahtarı
“Benim düşmanım olan adındır yalnızca / Sen sensin, Montague olmasan da Hem Montague nedir ki? / Ne eli bir erkeğin / Ne ayağı, ne kolu Ne yüzü, ne de bir başka parçası / N’olur başka bir ad bul kendine.. Adın ne değeri var ki / Şu gülün adı değişse bile / Kokmaz mı aynı güzellikte?”
Benim adım, Boray, pek sık rastlanan bir ad değil; hatta ilk ad olarak pek nadir rastlanıldığını da biliyorum. Henüz adı Boray olan bir tek kişiyle tanıştım. Adım, çocukluğumdan beri “Koray” ile sayısız kez karıştırıldı ve ben sürekli bunu düzeltmeye çalıştım. Adımı duyan kişiler önce bir şaşkınlık yaşıyor, sonra onu beğendiklerini belirten bir ifadeye bürünüyorlar. Değişik, tuhaf, sesi kulağa tanıdık gelen ancak anlamı hemencecik kestirilemeyen bir ad, Boray.. Bir kere adımın doğru okunuşunu anlatabildiğimde, hemen, anlamı da soruluyor elbette: ne yazık ki ben, bugüne kadar, bu konuda açıklayıcı bir sonuca ulaşamadım. Hemen hiçbir “Adlar Sözlüğü” derlemesinde adıma rastlamadım. Bu nedenle, eski zamanlarda çokça kullanılmış, günümüzde gözden düşmüş bir ad olduğu sonucuna vardım. Ad vermenin çok çeşitli nedenleri var: kimi adlar, dönem dönem ön plana çıkar, aynı kuşaktan insanlar birbirine benzer adlar taşırlar. Günümüzdeki Kayra’lar, Berke’ler, Zeynep’ler bu tür bir refleksin sonucu olsa gerektir. İşin ilginç yanı, bunun sakıncalı bir tarafı da yoktur: birçok insan adını sever ve onu sahiplenip benliğinin ayrılmaz bir parçası yapar. Ben de az rastlanan, tuhaf bir kişi olduğum için adımla benliğim arasında doğrusal bir bağ kurardım geçmişten bugüne: ne zaman ki bu bulaşık deterjanını gördüm, kendime geliverdim: ayırt edici bir yanı yok benim adımın; o da bütün adlar gibi, yeri doldurulabilir, başkasıyla değiştirilebilir, eğreti bir seslenme dizgesi sadece..
Önemli olan o ada sahip çıkmak, onun içeriğini doldurabilmek; yüzyıllarca sonra, Shakespeare ustanın söylediğine bir deterjan üzerinden varmak ise, talihin garip bir cilvesi olsa gerek..

Adlar ve Benliğimiz Üzerine
18 Temmuz 2009 

Çocukluğum, gelişme çağındaki insanların yüzeysel pop kültürüyle avutulan birer nesneye dönüşmedikleri bir çağa rastladı. Bugünkü ilköğretim çağı öğrencileri örneğin, tek kanallı bir televizyonu, bilgisayarın, internetin ve cep telefonunun olmadığı bir dünyayı hayal bile edemezler. Ben böyle bir dünyada büyüdüm; buna rağmen, bugün, araştırma heyecanımın, başkalarıyla iletişim kurma çabalarımın, kendimi toplumsal bir varlık olarak ifade edebilme yetimin bir hayli gelişmiş olduğunu görerek seviniyorum. Bu durumda payı olan birkaç etkinlik var. Bunlardan birisi “kâğıt katlama sanatı”, özgün adıyla “origami”. Dünyanın bütün saygın üniversitelerinin Matematik bölümlerinde “topoloji” anadalına kaynaklık eden bu Japon sanatı, kare bir kâğıdın katlanmasıyla mümkün olan en yalın figürleri üretme ilkesine dayanıyor. Zihin iki yönde ustalaşıyor böylece: en doğru katlama biçimlerine ulaşırken karmaşık hesaplamalar üretmek çok zorlayıcı; buna karşın, ortaya çıkan yapıt alabildiğine sade bir nitelik sergiliyor. Origamide ustalık da bu tuhaf dengenin kurulmasında: karmaşa ve sadeliğin kusursuz dengesi.. Oktay Akbal’ın bir gezi yazısının sınırlarını aşan harikulade denemesinin eşliğinde herkesi turnalar yapmaya davet ediyorum. Konu hakkında güzel bir Türkçe kaynağa
Bizde ayağa ve ayakkabıya pek değer verilmiyor: “Dost başa düşman ayağa bakar.” atasözünde veya “ayağına gitmek”, “ayağına kapanmak” deyimlerinde görüldüğü gibi, kültürümüzde ayağa yönelmek -genellikle- olumsuz bir çağrışım yapıyor. Ayakkabı seçiminin öneminden de pek haberdar değiliz. Artık bütünüyle yitirmeye başladığımız estetik duyuşumuzdan söz etmek bile istemiyorum. Bütün bunların yanında, bir internet sitesinde rastlantıyla karşılaştığım bu bağcık düzenlemeleri çok hoşuma gitti. Hem son derece kullanışlı bir sportif ayakkabıda uygulanmış olması hem de çok çeşitli düzenlemelerinin kıyafetimizde hoşluk yaratacak olması bakımından uygulanmaya değer olduğunu düşünüyorum.
Dijital Sanat :: Yandaki fotoğrafik görüntü, gerçek değil! Tamamen dijital ortamda düzenlenmiş bir çizim.. Dijital efektlerin sinemada yarattığı gerçeklik duygusunu, pek alışık olmadığımız bir alanda, tuval resminde görmek bir hayli şaşırtıcı.. Tuval resmine öteden beri yüklenen biricik olma, yeganelik niteliği yıpranacak mı? Gerçi resim sanatında aşırı gerçekçi (fotoğrafik) düzenlemeler görülmüyor değil ama bu dijital tasarımlar fotoğraf/resim karşıtlığına (ya da birlikteliğine) yeni açılımlar getirecek gibi görünüyor. Resmin çizim aşamalarını izlemek çok keyif verici, süreci