Etiket Arşivi » Esintiler

Muzaffer Maden

kasgarveotesi15 Ağustos 2009 Cumartesi günü Afyonkarahisar ilinin Dinar ilçesine bağlı İncesu beldesindeydim. İncesu Kültür ve Sanat Şenliği‘nin bu yıl onuncusu düzenlendi. Bu şenlikte, önceden bir gezi kitabından tanıdığım Muzaffer Maden’le tanışma şansına sahip oldum.

Yazarın, “Kaşgar ve Ötesi” kitabının sonunda yer alan kısa yaşamöyküsü şöyle:

Muzaffer Maden, Dinar’ın İncesu köyünde 1929′da doğdu. İlkokulu köyünde, liseyi Afyon’da okudu. Daha sonra 1953′te İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Okulu’nu bitirdi. Bir süre Dinar’da diş hekimliği yaptı. Askerliğini Sarıkamış Askeri Hastanesi’nde yedek subay olarak tamamladı. Aynı zamanda yöre halkının ağız sağlığı hizmetinde de bulundu. Bu arada kuzeyinden güneyine bütün Doğu Anadolu’yu görmek fırsatını da buldu. Sonra Dinar’a işine döndü. Kısa bir süre haftalık “Yeni Dostluk”ta yazdı. 1959 yılında ilk yurt dışı gezisi olarak Akdeniz ülkeleri’ne açıldı. 1962′de İsviçre’ye gitti. Orada evlendi. O günden bu yana İsviçre’de diş hekimliği yapmaktadır.  Maden’in en büyük tutkusu kitaplar ve gezilerdir. Tatillerini geziye çıkarak değerlendiren Maden, bugüne kadar, Türkiye’nin komşu ülkelerini, Avrupa’nın kuzey ucundan güney ucuna kadar hemen hemen tamamını, Amerika Birleşik Devletleri’nin Hawaii’ye kadar büyük bir kısmını (3 kez), Bahama, Jamaika adalarını, Kuzey Afrika, Kenya, bütün Güney Afrika’yı, Pakistan, Hindistan, Burma, Tayland, Kamboçya’nın belli başlı yerlerini gördü. 1988 yılında Moskova’nın doğusundaki yabancılara yeni izin verilen Novosibirsk, İrkutsk, Baykal Gölü, Alma Ata, Taşkent, Semerkant, Buhara gibi Orta Asya’nın (Batı Türkistan = Batı Türkeli’nin) önemli yerlerini; 1990 yılında Kuzey Çin ve ünlü İpek Yolu’yla Doğu Türkistan’ın (Doğu Türkeli = Uygur Özerk Bölgesi = Xinjiang’ın) yabancıların görmesine yeni izin verilen yerlerini gezip gördü.

Moda Deyişlerden Bir Demet

Moda DeyişlerÇocukluğumdan beri dile dikkat kesilirim. Çevremdeki insanların neler konuştuklarını ve yazdıklarını dikkatle gözlemleyip o kişiler hakkında kendimce çıkarımlarda bulunurum. Mesleğim öğretmenlik olunca, zaman içinde bu konuda daha bir eleştirel oldum.

Son zamanlarda gözüme çarpan, kulağıma takılan, genellikle gençlerin gözdesi durumundaki birkaç moda kullanımdan örnek vermek istiyorum:

Ad : Benliğin Anahtarı

deterjan“Benim düşmanım olan adındır yalnızca / Sen sensin, Montague olmasan da Hem Montague nedir ki? / Ne eli bir erkeğin / Ne ayağı, ne kolu Ne yüzü, ne de bir başka parçası / N’olur başka bir ad bul kendine.. Adın ne değeri var ki / Şu gülün adı değişse bile / Kokmaz mı aynı güzellikte?”

Benim adım, Boray, pek sık rastlanan bir ad değil; hatta ilk ad olarak pek nadir rastlanıldığını da biliyorum. Henüz adı Boray olan bir tek kişiyle tanıştım. Adım, çocukluğumdan beri “Koray” ile sayısız kez karıştırıldı ve ben sürekli bunu düzeltmeye çalıştım. Adımı duyan kişiler önce bir şaşkınlık yaşıyor, sonra onu beğendiklerini belirten bir ifadeye bürünüyorlar. Değişik, tuhaf, sesi kulağa tanıdık gelen ancak anlamı hemencecik kestirilemeyen bir ad, Boray.. Bir kere adımın doğru okunuşunu anlatabildiğimde, hemen, anlamı da soruluyor elbette: ne yazık ki ben, bugüne kadar, bu konuda açıklayıcı bir sonuca ulaşamadım. Hemen hiçbir “Adlar Sözlüğü” derlemesinde adıma rastlamadım. Bu nedenle, eski zamanlarda çokça kullanılmış, günümüzde gözden düşmüş bir ad olduğu sonucuna vardım. Ad vermenin çok çeşitli nedenleri var: kimi adlar, dönem dönem ön plana çıkar, aynı kuşaktan insanlar birbirine benzer adlar taşırlar. Günümüzdeki Kayra’lar, Berke’ler, Zeynep’ler bu tür bir refleksin sonucu olsa gerektir. İşin ilginç yanı, bunun sakıncalı bir tarafı da yoktur: birçok insan adını sever ve onu sahiplenip benliğinin ayrılmaz bir parçası yapar. Ben de az rastlanan, tuhaf bir kişi olduğum için adımla benliğim arasında doğrusal bir bağ kurardım geçmişten bugüne: ne zaman ki bu bulaşık deterjanını gördüm, kendime geliverdim: ayırt edici bir yanı yok benim adımın; o da bütün adlar gibi, yeri doldurulabilir, başkasıyla değiştirilebilir, eğreti bir seslenme dizgesi sadece..

Önemli olan o ada sahip çıkmak, onun içeriğini doldurabilmek; yüzyıllarca sonra, Shakespeare ustanın söylediğine bir deterjan üzerinden varmak ise, talihin garip bir cilvesi olsa gerek..

Kağıt Katlama Sanatı ~ Origami

origamiÇocukluğum, gelişme çağındaki insanların yüzeysel pop kültürüyle avutulan birer nesneye dönüşmedikleri bir çağa rastladı. Bugünkü ilköğretim çağı öğrencileri örneğin, tek kanallı bir televizyonu, bilgisayarın, internetin ve cep telefonunun olmadığı bir dünyayı hayal bile edemezler. Ben böyle bir dünyada büyüdüm; buna rağmen, bugün, araştırma heyecanımın, başkalarıyla iletişim kurma çabalarımın, kendimi toplumsal bir varlık olarak ifade edebilme yetimin bir hayli gelişmiş olduğunu görerek seviniyorum. Bu durumda payı olan birkaç etkinlik var. Bunlardan birisi “kâğıt katlama sanatı”, özgün adıyla “origami”. Dünyanın bütün saygın üniversitelerinin Matematik bölümlerinde “topoloji” anadalına kaynaklık eden bu Japon sanatı, kare bir kâğıdın katlanmasıyla mümkün olan en yalın figürleri üretme ilkesine dayanıyor. Zihin iki yönde ustalaşıyor böylece: en doğru katlama biçimlerine ulaşırken karmaşık hesaplamalar üretmek çok zorlayıcı; buna karşın, ortaya çıkan yapıt alabildiğine sade bir nitelik sergiliyor. Origamide ustalık da bu tuhaf dengenin kurulmasında: karmaşa ve sadeliğin kusursuz dengesi.. Oktay Akbal’ın bir gezi yazısının sınırlarını aşan harikulade denemesinin eşliğinde herkesi turnalar yapmaya davet ediyorum. Konu hakkında güzel bir Türkçe kaynağa buradan ulaşabilirsiniz.